Bugün metrobüste giderken sabah haberlerinde kıyılara vuran çocuk cesetlerini gördüm. Ardından balinaları düşündüm nedense. Birdenbire kalbimde bir yara açıldı, içimi üzüntü kapladı. Biz nasıl bir dünyada yaşıyoruz böyle diye düşündüm.

Sonra aklım başka konulara gitti. Yeniden korunaklı, rahat hayatıma geri döndüm, ta ki dönüş yolunda karşıma o aile oturana kadar:
bir adam, bir kadın ve iki çocuk. Adam düzgün giyimli, genç, sakallı ama temiz yüzlü, gözlerinde savaşın yarattığı korku ve hüzün. Altında, üstünde ufak tefek yırtıkların olduğu modern, açık renkli bir kot var. Güzel kaliteli ayakkabıları var. Kucağında çocuğu; şirin mi şirin bir kız çocuğu… Saçlarında doğal koyu sarı gölgeler var sanki bukle bukle dalgalı. Yüzünde her şeyden habersiz bir ifade. Annesinin babasının çaresizliğinin farkında ama “çocuk” yine de, annesinin kucağında oturan kardeşiyle oynuyor. Tüm ailenin ellerinin üstünde minik dövmeler var. Mesela içinden ok geçen birer kalp. Belli ki bunları yaparken, yaptırırken keyifli zamanlar geçirmişler. O zamanlarla şimdinin farkı çok ürpertici. Kadın düzgün giyimli, başında yarım bir örtü var. Bir haftadan uzun süredir yıkanmamış saçları görünüyor örtünün ucundan, perişan. Tırnaklarındaki kırmızı ojeler önden önden dökülmeye başlamış. İçindeki karanlığın aksine capcanlı, rengarenk taşlarla bezenmiş güzel yüzükleri var, sanki güzel zamanlardan kalan emanet.  Kucağında ikinci kız çocuğu sarılıyor annesine. Onun da aynı annesi gibi tırnaklarında ojeler, belli ki bunu yaparken kendilerine tüm bu olanlardan uzak anlar yaratmışlar, dünyanın pisliğinden ve kötülüğünden uzaklaşma çabasında nefes alma uğraşında olurken. Çocukların ayaklarında kaliteli güzel ayakkabılar var. İnsan dünyanın neden bu kadar acımasız olduğunu düşünüyor. Böylesine güzel bir aile savaştan nasıl kaçıyor, bu nasıl bir çaresizlik?
İnmeme yaklaşırken çantamın içinde gizlice cüzdanımı açıp para çıkardım ve elime sakladım. Saniyeler, saliseler içerisinde genç kadının bacağına dokunup “Türkçe biliyor musunuz?” dedim. Bir yabancının kendisiyle konuşmasından endişeli, ürkmüş, şaşkın ama iyi niyetimi ve gülümsememi hissedince rahatlamış, “evet” diye başını salladı, sanki çok da emin değil. “Suriyeli misiniz?” dedim. “Evet” dedi bu sefer daha az çekingen ve meraklı bir şekilde. Elimde sakladığım parayı gizlice, sessizce eline tutuşturdum. İki elimle ağzıma doğru yemek yemeyi taklit eden aşağı yukarı hareketini yaparak “yemek yemeniz için” dedim. Teşekkür etti. Utanarak parayı aldı, sakladı.
Gözlerine bakmadım. Çocuklara ve adama bir daha arkamı dönüp bakmadım. Hemen indim durağımda ve gözlerim dolu yürümeye başladım. Onların o kadar çok yemek yemesini istedim ki, kendim bir gün yemek yememeye karar verdim. Ilk defa birileri için oruç tutmak istedim, içten. Onları biraz hissetmek, insan olduğumu hissetmek için…
İki milyon Suriyelinin sınırlarımızdan girmesine ve büyük sorunlara sebep olmasına bir taraftan kızarken, onların, güzel, temiz insanların kurtulduğuna sevindim. Çocuklarına iyi bir gelecek sağlayabilmek için İstanbul’da olmanın onlar için büyük şans olduğunu düşündüm.
Gözlerimde yaşlarla evimin yolunu tuttum.