Fıkra Nedir?

“Adamın biri eşeğine binmiş gidiyormuş. Trafik polisi dalga geçmek istemiş ve adamı durdurmuş. Ehliyet falan istemiş ve sonunda da – Cezayı kime yazalım, sana mı? Eşeğe mi? Diye sormuş. Adam da – Bana yazın, eşeğin sicili temiz kalsın. Büyüyünce polis olacak cevabını vermiş.”

Herhangi bir düşünceyi kanıtlama gereği duymadan ve kişisel görüş içermeyen, mesaj veren kısa yazılara fıkra denir. Görüldüğü üzere, fıkrada amaç kısa ama etkili yazılarla ders vermektir. Fıkraların yazarı belli değildir. Bir tür anonim yazıdır. Bizim kültürümüzde fıkra Tanzimat döneminden sonra girdi. Kültürümüzde daha çok özlü sözler, atasözleri ve öğütler bulunuyor.

Köşe yazısı türünde yazılan fıkralar genellikle, gündelik olayları etkili bir dille ve güzel bir üslupla herhangi bir şey kanıtlama ihtiyacı duymadan kaleme alınır. Fıkralarda herhangi bir düşünce kalıbı yoktur. Düşüncelerin en serbest şekilde ortaya konduğu kısa yazılardır. Köşe yazısı türünde ve diğer türde olan fıkralar genelde, genel bir başlıkla anlatılırlar. Çok kısa yazılarla etkili sonuçlara varmak, buradaki en önemli amaçtır. Köşe yazısı türünde bir fıkra;

“Doktor bey der yaşlı kadın gaz sorunum var, ancak çok şikâyetçi de sayılmam. Gaz çıkardığım zaman ne ses çıkıyor, ne de kötü kokuyor. Meselâ geldiğimden beri en az yirmi kez gaz çıkardım, ama siz farkına bile varmadınız. Doktor, bu hapları alın, bir hafta sonra sizi tekrar göreyim der. Bir hafta sonra yaşlı kadın kontrole gelir. Doktor bey bana ne halt verdiniz bilmiyorum der. Gaz çıkardığım zaman hala ses çıkmıyor, ama müthiş kötü kokmaya başladı. Çok iyi der doktor, burnunuz düzelmiş sıra kulaklara geldi!!!”

Genelde olumsuz olan bir durum, iğneleyici ve etkileyici bir anlatımla fıkralarda dile getirilir. Günlük olarak köşe yazılarında yer alan fıkralar ile genel olarak yazılan fıkraların bu özelliği aynıdır. Fıkralarda anlatılan konular her zaman için günceldir ve bir olayı temsil ederler. Burada amaç okuyanı eğlendirmek ve aynı zamanda düşünmesini sağlamaktır. Fıkraların en büyük özelliği olan öz ve yoğun anlatımı yakalamak, çoğu zaman çok zordur.

İnce ve keskin bir zekâya sahip olmak gerekir. Bazı durumlarda fıkraya konu olan olaylar gelse bile keskin bir zekâya sahip olmayan kişiler, bu olayları değerlendiremezler. 1908 yılından sonra Batı dünyasının etkisi ile Türk kültürüne dahil olan fıkralarda, eskiye yönelik anlatımlara rastlanır. Bektaşî fıkraları bunun en güzel örneklerinden bir tanesidir.

“Bektaşî yolda yürürken bir bok böceğinin bir parça boku yuvarlayarak götürmesine şaşırır ve kendi kendine, Ey Allah’ım evrende ve dünya da bu kadar canlı yarattın da şu küçük bok böceğini neden yarattın der ve yoluna devam eder. Gel zaman git zaman Bektaşî bir gün çok kötü hastalanmış. Muayeneye gelen Doktor Bektaşî’ye, bir ay boyunca her gün bok yemen lâzım demiş. Bektaşî itiraz etse de çaresiz doktorun dediğini yapmış ve iyileşmiş. Yine günlerden bir gün Bektaşî deniz yolculuğuna çıkmış, ancak gemi azgın bir fırtınaya yakalanmış. Herkes telâşla bir o yana bir bu yana koşturuyormuş. Ancak Bektaşî hiç istifini bozmadan geminin bir köşesinde oturuyormuş. Gemidekilerden birisi Bektaşî’nin yanına sokularak, Ey Bektaşî gemi batacak sen neden bu kadar sakinsin diye sormuş. Bektaşî, ben onun işine bir kez karıştım, bana bir ay bok yedirdi, bir daha karışmam diye cevap vermiş.”

Kültürümüze sonradan giren fıkralar, daha eski zamanları da içerecek şekilde gelişme gösterdi. Fıkraların diğer edebi yazılardan farkı, belli bir kurala veya kalıba bağlı kalmadan yazılabilmeleridir.